Günün Yorumları

 

Osman Aslan

 

“Bugün, hepimiz Filistin`liyiz!”


“Terörist devlet İsrail, hain yüzünü Filistin topraklarında gerçekleştirdiği saldırıyla bir kez daha göstermiştir.
“Terör devleti” İsrail, “Siyonist-Faşist” İsrail, “bomba” yağdırıyor Gazze’nin üzerine!.. Bunlar, öyle “bomba”lar ki, sadece öldürmek” için değil; “Müslümanları yok etmek, Gazze’yi haritadan silmek” için atılıyor!. Bunun adı “operasyon” filân değil!.. Bunun adı “saldırı” da değil!.. Bunun adı, resmen ve alenen “soykırım” amaçlı “katliam!”
 
"Gazze'de yapılan insanlık dışı uygulamayı tasvip etmemiz mümkün değildir. Gazze'de yapılan bu saldırıların insani bir izahı yoktur."
İsrail Başkanlık seçimleri öncesi, adaylarının ne kadar vahşi olabileceğini ölçüyor. Hepsi kana susamış, Müslüman katili, Mossad ajanı olan adaylar “en zalim benim” yarışı içerisindeler.
Amerika her zamanki gibi İsrail ile kol kola.
Bush tek suçlu gösterilerek Obama bir kahraman haline getirilmek isteniyor. ABD’de başkanların değil devletin politikası yürümesine rağmen işlerine gelince bütün sorumluluğu başkana yıkıp kenara çekilebiliyorlar. 
Gazze’de yağdırdığı bombalarla çoluk çocuk onlarca masum insanı katleden işgalci İsrail, başta İslam Alemi olmak üzere tüm insanlığın nefretini kazanmıştır. Emperyalist ve materyalist dünyaların kendilerine ve diğer insanlara ve dünyaya bakışlarının altında kendilerini ‘hür ve üstün’, diğerlerini ‘aşağı ve köle’ gibi gören, ‘egoist, bencil (sadece kendini haklı görüp beğenen) bir anlayış bulunmaktadır.
 
İsrail tarafından yapılan Gazze saldırısı tüm dünyayı adeta şok etmiştir. Ülke olarak özellikle biz bu saldırıdan son derece rahatsız olduk. Yahudiler diğer bütün insanları ‘öteki’  kabul eder ve kendilerinin ‘üstün ırk’ olduklarına inanırlar.. Bu ‘üstün ırk’ın korunması için diğer bütün ‘öteki’lerin fedâ edilmesi gerekiyorsa, onun için gözlerini kırpmazlar.. İnsanlar arasında ‘ırk üstünlüğü’ üzerine bir düşünce ve idrak çarpıklığı taşıyan herkes, temelde bu düşüncelerinin yahudilerden ilham alarak geliştirildiğini bilmelidirler.. 
İslam ise, Allah’tan başka her türlü ilah fikrini, tasavvurunu reddetmeye çağıran ve insanın ancak böylelikle özgürleşebileceğini söyleyen, ‘Başkalarını da düşünen bir anlayış va yaşayış tarzı öneriyor ve dünyayı ona göre şekillendirmek istiyor.. ‘Lailaheillallah’ın aslî sırrı budur. Farkımız şüphesiz onlardan daha kaliteli ve şahsiyetlidir.
 Müslüman olmanın farklılığı, üstünlüğü bu anlayışımızdan kaynaklanmaktadır.
 
Bu düşüncelerle, hain saldırılarda şehit olan Filistinlilere, kardeşlerimize Allah’tan rahmet, tüm İslam alemine baş sağlığı diliyorum.”
 
“Bugün, hepimiz Filistin`liyiz!” İsrail dünya haritasından silinene kadar hepimiz Filistinliyiz, Filistinli olmaya devam edeceğiz.

 

                                 RAHMETİN  SAĞANAK  SAĞANAK  YAĞDIĞI  GÜNLER  GELİYOR


                                                                                             REGAİB  GECESİ   (03  TEMMUZ  PERŞEMBE)

Regaib ,  "Çokça  rağbet edilen , kıymetli , değerli , ihsan"   manalarına  gelen  regaibe kelimesinin çoğuludur.
 
Buna göre regaib gecesi  denilince ,  "çok lütuf  ve  ihsan  dolu , kıymetli  ve  değeri  büyük ,  çok iyi değerlendirilmesi gereken  gece"  manası  anlaşılır.
Halk  arasında üç aylar  diye meşhur olan  Recep , Şaban  ve  Ramazan  aylarından  Recep  ayının  İlk perşembeyi Cumaya  bağlayan  gecesi  olan  regaib  gecesi , aynı zamanda  Ramazan  ayınında  ilk habercisi  olma şerefini taşımaktadır. Rahmet kapılarının ardına  kadar açık olduğu  bu gece  gaflet  içinde geçirilmemeli, bir fırsat gecesi olarak değerlendirilip  ona  göre hareket  edilmelidir.
 
4 Temmuz 2008, Cuma,  1   RECEP    (ÜÇ  AYLARIN  BAŞLANGICI)

Üç aylara girdiğimiz bu günde  rabbim bol bol ibadet etmemizi  ve üç ayları  bereketiyle geçirip, tüm yılıda aynı hassasiyette yaşamamızı nasip etsin. ( AMİN )
                         Bu bereketli günleri nasıl değerlendirelim ?
           1 ) Bol bol Kur'an-ı Kerim okuyalım.
           
2 ) Peygamber Efendimiz  (S A V ) in şefaatini ümit ederek,  O ' na salat ü  selamlar  getirelim.
           3 ) Kaza  veya nafile namazlar kılalım.
           4 ) Dünya ya gönderiliş amacımızı ve gidişatımızı  düşünerek  tefekkürde bulunalım.
           5 ) İşlediğimiz günahlar için bu bereketli günlerin  yüzü suyu hürmetine samimi ve gönlümüzden gele gele tevbe  ve istiğfarda  bulunalım.
           6 ) Bir  dua listesi oluşturarak sevdiğimiz insanlara  bol bol  dua edelim.
           7 ) Geceleri  değerlendirerek haftanın belirli günlerinde  teheccüd ( gece ) namazı kılalım.
           8 ) Bu günlerde  Allah Resulü'nün  diğer  günlere  nazaran  daha  çok  oruç  tuttuğunu  ve  devamlı hayır yapma  peşinde  olduğunu  görüyoruz. Bizde tutabildiğimiz kadar  oruç  tutmalı  ve  elimizdeki imkanlar nispetinde  muhtaç  olan   insanlara  maddi yardımlarda bulunarak onları  sevindirmeliyiz.

 

TÜM HEMŞEHRİLERİMİN VE İSLAM ALEMİNİN REGAİB GECESİNİ VE  MÜBAREK ÜÇ AYLARINI KUTLAR, HAYIRLARA VESİLE OLMASINI TEMENNİ EDERİM.

 

Kaderimiz; 9 kişiyemi bağlı?


 

Başörtüsü takmanın bir mesele haline getirilip, bu meseleye her siyasi partinin kendi durduğu yerden bir düğüm daha attıkları süreç, anayasa hukukçuları eliyle kördüğüm olarak sonuçlandırıldı. Bundan sonra ne olacak? Ne olacağı üzerinde akıl ve fikir yürütenlerin ve özellikle de yasaktan yana olanların zamanın ruhu üzerinde düşünmesi gerekiyor. Çünkü onca yasağa rağmen başörtülülerin sayısının giderek artması; içinde yaşadığımız zamanın ruhu ile ilgili. Başörtüsüne "türban" diyerek yeni bir mesele ile karşı karşıya olunduğu imajını vermeye çalışanlar, esasında başörtülüleri ancak Türkiye dışı gündemler eşliğinde tanıyabileceklerini ilan etmiş oluyorlar.
Evet bu memlekette vicdanını kirletmemiş, onurunu zedeletmemiş her kim varsa bu karara şayet alkış tutuyorsa, hatta sessiz kalıyorsa aha burada yazıyorum ve şiddetle protesto ediyorum.

Biz ki her on yılda bir darbe yaşadık, meclis defalarca dağıtıldı; seçtiklerimiz yaka paça hapse atıldı. Ama hepsinde bir geri dönüş umudumuz vardı. Darbeciler elbet bir gün kışlalarına dönecek ve söz yine bize geçecekti. Sabrettik, bekledik ve bugünlere geldik...

 

Bugüne kadar hep derdim ki: "Anayasa Mahkemesi'nin bazı kararlarını eleştiriyorum ama neticede Mahkeme'ye saygı duyuyorum.."
Bu 9 kişi, 22 milyon kişiye hakaret etmemiştir; insanlığın ve özgürlüğün önünü kesmek istemektedirler. Bu 9 kişi, 22 milyon kişiyi "insan" olarak görmemiş, Türkiye'yi dünyaya rezil etmişlerdir.

 

Ama artık şöyle diyeceğim ve benim gibi düşünenlerde diyecek: "Anayasa mahkemesi'nin bazı kararlarını eleştiriyoruz. Başörtü ile ilgili kararını ise eleştirmiyoruz. Çünkü bu kararı yok hükmünde kabul ediyoruz. Mahkeme'nin başörtü kararına saygı da duymuyoruz maygı da duymuyoruz.."

Duymuyoruz; çünkü Mahkeme bize saygı duymuyor; çünkü bacımın örtüsü batmakta gözlerine....

Mahkeme hukuku zorlamayı bırakınız hukuku yok varsayıyor; bu hakkı onlara kim veriyor, hakimiyet kayıtsız şartsız ''Milletindir'' diyor Gazi Mustafa Kemal Paşa.

 

Mahkeme, bugün milyonlarca insana "Artık yargıya zerre kadar güvenmiyorum" dedirtmiş oluyor. Ne kadar acı! Türkiye'yi bu duruma getirenler utansın.

 

Peki bu defa neyi bekleyeceğiz? Bu 11'in değişmesini, yerine başka bir 11 gelmesini mi? Kaderimiz 11 kişinin dudakları arasında olduktan sonra bunun hangi 11 olduğu ne fark eder ki...

Türkiye hukukunu kaybetti, artık en zor zamanımızda, başımız darda kaldığında son çare olarak sığınabileceğimiz bir hukukumuz yok.

 

Bizler ülkemizin yönetiminde yargı elitinin iktidarını değil, siyasi partilerin iktidarını görmek istiyoruz. Başörtü kararı, Türk Milleti'ni derinden üzmüştür. Bu olağanüstü komik gelişme ile birlikte zaten zor düzene giren ekonomimiz sarsılmış, toplumsal huzursuzluğumuz artmış, ülkenin yörüngesinde sapma meydana gelmiş, istikrarsızlık ortaya çıkmıştır''

 

Tablo açık ve net olarak ortada. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararlar, uzun bir süredir krizleri de beraberinde getiriyor. Türkiye'yi krizden çıkarma sorumluluğu ise sivil siyasete düşüyor!

Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararlar kesin. Beğensek de beğenmesek de uygulamak zorundayız.
 

Allah büyük! Ve bizler biliyoruz ki, o Allah büyük cümlesi yeryüzünde seslendirilen bütün kelimelerden daha çok, daha büyük, daha derindir. Kederliyiz evet, ama asla küskün, yılgın ve yorgun değiliz.
 

 

İslam'da örtünme


Yüce Allah, kadını rikkat öğretmeni olsun, sevgi ve şefkat mesajı getirsin diye şefkat, merhamet ve sevgi sermayesiy­le yaratmıştır. Bir toplum, bu rikkat ve şefkat dersini terk eder ve iç-güdüleriyle şehevî arzularının peşine düşerse, batıda baş gösteren fesadın aynısına müptela olur.

 

Bu nedenle kimse, ben hicabın olmasına veya olmamasına hoşnutluk gösterdim deme hakkına sahip değildir. Kur'ân-ı Kerim, yap­tıklarından razı da olsalar, siz zina için gerekli ilahî haddi uygulayın demektedir.

 

 Demek ki kadının ismeti, Allah'ın kulları üzerindeki haklarındandır ve hiç kimsenin bu konuda söz hakkı da  yoktur. Mecburen bütün aile üyeleri, toplum üyeleri ve özel­likle kadının kendisi ilahî emanetin eminidirler (yani kadının kendiside dâhil hiçbir ferdin hicap üzerinde söz hakkı yoktur). Kuran’a göre kadın, Al­lah'ın hakkının emanetçisidir. Yani Yüce Allah kendi hakkı olan bu makamı, bu hürmet ve onuru kadına vermiş ve şöyle buyurmuştur: "Benim hak­kımı emanet olarak sen koru."

 

Kurân’ın egemen olduğu toplum, şefkat ve sevgi toplumudur. Bunun sırrı, toplumun yarısının kadın olması anne olması, şefkat ve merhamet öğretmenliğini üstlenmesindendir. Onlar annelerdir; istesek de istemesek de, bilsek de bilmesek de ailenin temelidirler.

 

Yabancı erkeklere karşı kadının örtünmesi İslam dininin kesin hükümlerinden biridir. Bu hükmün İslam’a ait olduğunda hiçbir şüphe yoktur.

 

Kuran-ı Kerim’in ayetlerinde, Peygamber ve Ehl-i Beyt İmamlarının hadislerinde kadının örtünmesinin farz oluşu ve niteliği açıkça bildirilmiştir.

 

Tüm ilahi dinler, insanın derununda yerleştirilmiş eğilimi esas alarak kadına örtünmeyi farz bilmişlerdir. 

 

Kur’an’da hicabın farz oluşu ve onun sınır ve niteliği hakkında birçok ayet nazil olmuştur.

 

“Mümin kadınlara da söyle: gözlerini (haramdan) çevirsinler; namus ve iffetlerini korusunlar. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, (kendi) oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar), ellerinin altında bululanlar (cariyeleri), erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan beyinsiz vb. tabi kimseler yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına ziynetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur suresinde 31)

 

Bu ayette Allah Teala, ilk önce kadınların erkeklere benzer görevlerini açıklayarak şöyle buyuruyor:

 

“Mümin kadınlara da söyle: gözlerini (haramdan) çevirsinler; namus ve iffetlerini korusunlar...”

 

BACIMIN ÖRTÜSÜ BATMAKTA REZİLİN GÖZÜNE...
ACIRIM TÜKÜRÜĞE BİLLAHİ TÜKÜRSEM YÜZÜNE...
MEDENİ OLMAK EĞER AÇMAKSA BEDENİ...
DESENİZE HAYVANLAR İNSANLARDAN DAHA MEDENİ...!

 

 

Bugün bayram! Ama acı bayram, bazıları bu defa çok ileri gitmediler mi?


 

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır;”

“Toprak, eğer uğrunda ölen varsa Vatan’dır…” 

 

Terör Türkiye’nin gündemine hakim olmuş durumdadır. Her gün yüreğimizi dağlayan şehit haberleri ve ardından yapılan cenaze törenleri ne denli sinsi bir oyun ile karşı karşıya bulunduğumuzu göstermektedir. 

Gün geçmiyor ki terör bir veya birkaç can almasın. Kimi zaman haftada bir-iki şehit verirken, bazen bir-iki günde 10-15 şehit veriyoruz. Ateş düştüğü yeri yakar.

Üzüntümüzün tarifi mümkün değil. Son birkaç gündür dilimden şu unutulmaz şiir mısraları eksik olmuyor: “Gömdüm oğul seni toprağa gömdüm, Kanlı gözyaşımla pınara döndüm, Tabutun üstünde dirildim öldüm, Seni vuran eller kırılsın oğlum.”

Türkiye şehitlerine ağlıyor. Anaların yüreği dağlanıyor. Gencecik bacılar şehit eşlerinin bayrağa sarılı tabutlarına son kez dokunurken, ne olup bittiğini anlayacak yaşa dahi gelmemiş çocuklar babalarının ardından göz yaşları döküyorlar… Bu yürek dağlayan sahneler her gün defalarca TV ekranlarından izleniyor. Millet adeta burnundan soluyor. Öfke ve çaresizlik içinde ‘neden ‘ sorusu beyinlere adeta çivi gibi saplanıyor.

Anaların, "dağlar, kınalı kuzularımızı geri verin" feryatları bütün Türkiye'yi yakan ateşe dönüştü. Bir günde 15 şehit veren Türkiye, terör canavarının yeniden etkisi altına girdi. Bir düğmeye basıldığı besbelli. Çünkü sadece dağlarda değil, şehirlerde de saldırılar ve cinayetler var.

Evet neden…Neden bu terör belasına bir çare bulunamıyor? Neden gencecik vatan evlatları, ana kuzuları hayatlarının baharında kara toprağa düşüyor ? Bu çaresizlik, bu eli böğründe kalmışlık, bu ne yapacağını bilememezlik acaba kader midir?

Türkiye`de kan dökmeye devam eden bütün terör örgütleri ve yasa dışı güçler yabancı servislerin taşeronlarıdırlar. Başta PKK olmak üzere silah ve şiddeti seçen örgütler emperyalizmin ülkemiz üzerindeki emellerini gerçekleştirmek amacına hizmet etmektedirler. Bu nedenle emperyalist güçlerle müttefik olma yanlışlığı bu ülkeyi bölme tehlikesini de beraberinde getirir. Terörün başı ve komuta merkezi Kandil dağında değil emperyalist senaryoların çizildiği kanlı saraydadır. Bu böyle anlaşılmadıkça ve buna göre önlemler alınmadıkça terörün kökü kazınmaz.

 

Kürt problemi Türkiye’nin bir iç meselesiydi. Gerçek, geçerli, kalıcı, âdil, uzlaşmacı çözümler aranmadı ve sonunda bu iç mesele uluslararası bir mesele haline geldi. Burada son derece vahim bir strateji hatası vardır.

PKK terörü, Kürt meselesi Kuzey Irak’ta, Kandil dağında değil, Ankara’nın şu veya bu rakımlı tepelerinde çözümlenebilir. Ankara’da çözüme kavuşturulamazsa Cudi dağında veya Kuzey Irak dağları ve vadilerinde halledilemez.

Mevcut resmî ideoloji ile Kürt problemi çözüme kavuşturulamaz. Mutlaka köklü bir değişim gerekmektedir.

PKK terörünün tozudumanı içinde “BİRİLERİNİN” uyuşturucu ve silâh kaçakçılığı ile milyarlarca dolar vurduğu gerçeğini yüksek sesle dile getirmek zamanı gelmiştir. Bu gerçek yüksek sesle söylenmezse çözüm bulunamaz.

Türkiye’de çoğu Türkleşmiş 78 etnik unsur olduğu söyleniyor ve yazılıyor. Bu unsurlardan bazıları Türklüğü kabul etmiyor. Türkiye’nin siyasî, kültürel, sosyal kimlikle ilgili çimentosu İslâm’dır. İslâm’ı devlet, ülke, Cumhuriyet için bir tehdit ve tehlike olarak gören zihniyet ağır bastığı müddetçe Kürt meselesi çözümsüz kalacak ve durum bozula bozula, kriz şiddetlene şiddetlene menzil-i maksuduna gidecektir.

Türkiye’deki ve Ortadoğu’daki Kürt problemi bir “made in Israel and USA” fabrikasyonudur. Türkiye, dış siyaset bakımından ABD ve İsrail’e bağımlı ve mahkûm kaldığı müddetçe bu mesele halledilmez, daha da vahim ve kritik hale gelir.

 

PKK nedir, kimler tarafından kurulmuştur?

 

(1) Dıştan öyle görünse de PKK bir Kürt hareketi değildir.

(2) PKK köken bakımından “made in Israel’dir.

(3) Ermenilerin de PKK ile çok yakın ilişkileri vardır.

(4) PKK ABD tarafından desteklenmektedir.

(5) PKK’yı 30’a yakın devlet dolaylı şekilde destekliyor.

(6) PKK terörünün gölgesinde 100 milyarlarca dolarlık uyuşturucu ticareti yapılıyor. Bunu kimler yapıyor? Sadece PKK’lılar mı?

(7) Yine PKK tozdumanı içinde büyük miktarda silah ticareti ve kaçakçılığı yapılmaktadır.

(8) PKK, Kürt devleti kurmak veya Kürtlere özerklik kazandırmak için değil, Türkiye’yi parçalamak ve bölmek için kurulmuş ve harekete geçirilmiştir.

(9) PKK’nın en büyük zararı Kürtlere olacaktır.

(10) Bundan dört beş yıl kadar önce İstanbul’un yeraltı dünyasında büyük bir değişiklik yapıldı; mafyatik yapıda birilerine üstünlük sağlandı. Bunu kimler yaptı?

(11) 23 yıldan beri Türkiye PKK’yı bitirebilirdi. Lakin bitirilmedi. Kimler bitirilmesine engel oldu? Niçin?

(12) ABD’nin “Biz PKK’yı desteklemiyoruz...” demesine inanan varsa doğrusu çok aptal ve cahildir.

(13) “Apo’yu niçin asmadın, ipin mi yoktu?... Peki sen niçin asamadındı... İp vereyim de as..,” gibi tartışmalar ve çekişmeler Türkiye için ne büyük bir talihsizliktir.

(14) ABD ve İsrail Irak’ı böldüler ve kardeş kavgası çıkartmakta başarılı oldular... Filistinlileri birbirine düşürdüler... Lübnanlıları birbirleriyle gırtlaklaştırıyorlar. Türkiyeyi de bu cehennemi iç savaşın içine çekmek istiyorlar. Malum... Büyük Ortadoğu Projesi...

(15) ABD ve İsrail Ortadoğu’da güçlerini yitirince Kürtler büyük zarara uğrayacaklardır. Bir kavmin ille de bir devlet çatısı altında olması şart değildir. Hitler’in ideolojisi Almanlara çok pahalıya mal oldu... Azerîler iki devlette yaşıyor. Araplar sürü sepet devlete sahip. Türkler de öyle. Kürtleri bir devlet çatısı altında toplama hayal ve ideolojisi belki de 3’üncü dünya savaşının patlamasına sebep olacaktır.

(16) Türkiye’de Türklerle Kürtlerin ayrılması mümkün değildir. Kürt nüfusu ülke geneline dağılmıştır.

(17) Vaktiyle Arnavutlar Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız bir devlet kurdular ve başlarına gelmedik kalmadı. Şu anda Arnavut halkı Arnavutluk, Kosova ve Makedonya’da yaşıyor. Yunanistan’ın kuzeyinde de bir miktar Arnavut var. Bunların hepsinin bir ülkede, bir devlette, bir bayrak altında toplanması ancak bir hayaldir.

(18) Kürt kökenli halkımızın çoğunluğunun PKK’yı desteklemediğinden eminim.

(19) Yakın tarihimizde sadece bir kısım Kürtlere zulm edilmemiştir. En büyük zulme Müslüman Türkler uğramıştır


15 günde 30 dan fazla şehit...
Tezgah büyük. Tezgah pusu kokuyor.
Bir yandan teröre kurban verdiğimiz şehitler, öbür yandan dost bildiğimiz Amerika'nın daha büyük bir oyunla Türkiye'yi kıskaca almak için sözde Ermeni soykırımı konusunda yaptıkları...

Fakat üst üste yaşadığımız acılar ve yanan yürekler bayram sevincimizi kursağımızda bıraktı.  
Şehitlerimize elbette üzüleceğiz.

Fakat moralleri bozmaya gerek yok. Dileriz bu son acıların bayramı olur.

Ödenen bu bedeller, ileride daha güvenli ve sevinç katsayısı fazla bayramlar için dilerim yeni kapılar aralar. En azından umudum bu yönde.

Türkiye meyve vermeye devam ettikçe içten ve dıştan taslanmayı artık göze almalıdır.


Tüm okuyucularımın bayramını kutlar, şehitlerimize Yüce Rabbimden rahmet dilerim.

 

İslam'da terör yoktur!


Terör sadece Türkiye’nin değil, dünyanın başının belasıdır. Milletçe birlik ve beraberlik içinde olursak ordumuz, polisimiz, devlet adamlarımız, siyasetçilerimiz, din adamlarımız ve memurlarımızla yani milletin tüm katmanları bir araya geldiğinde birbirini daha çok sever, birbirine güvenirse biz bunu alt ederiz. Nice belaları ve tehlikeleri, iç ve dış düşmanları alt etmesini bildik. Birliktelikle bugünlere geldik. Yedi düvele meydan okuduğumuz dönemler de oldu. Beraberlik içinde olursak devletçe ve milletçe bunları atlatacağımıza inanıyorum. Birbirimizi sevmekten ve bütünleşmekten ayrılmamamız lazım. Birbirimizi sevmekten ve bütünleşmekten başka çare yok. Gün, birlik günüdür.

Tırmanan ya da tırmandırılan terörün, Türkiye’yi tehlikeli noktalara sürüklediği ortada. Milletin, topyekûn lânetlediği terör hadisesinden menfaat elde etmeye çalışanlar elbette vardır. Ancak geçmiş yıllarda yaşananlar da şahitlik ettiği üzere, terörle bir yere varmak mümkün değil. Bunu en başta, ‘terör’den menfaat umanlar bilir ve bilmeli.

Milletimizin tek bir talebi vardır: “Terör, bir an önce ‘kökten’ halledilsin!” Terörün ‘kökten’ halledilebilmesi, terör hastalığına, doğru teşhis koymakla mümkündür. Yanlış konulan bir teşhis sonrası, uygulanan ‘çare’ netice vermez. Asıl üzerinden durulması gereken konu da budur. Ancak bunu yaparken, yeni yaralar da açmamak lâzım. Türkiye’nin çeyrek asra yaklaşan ‘terör mücadelesi’nde kalıcı çarenin sunulamaması biraz da bu sebepledir. Uzun yıllara dayanan bir anlayışla, terörün kökünde ‘maddî imkânsızlık’ olduğu varsayılmıştır.

Elbette maddî imkânsızlık da terörü besleyen bir ‘sebep’tir, ama ilk ve son sebep değildir. Ne acıdır ki, Türkiye’yi idare edenler bu sebebi ‘ilk ve son sebep’ olarak kabul etmiş, çok sayıda aydın ve ekonomist teröre sadece bu pencereden bakmıştır. Bu yanlış teşhis sonrası yapılanlar ise terörü önlemeye yetmemiştir.

Aradan bunca yıl geçtikten sonra, artık terörün kaynağını doğru teşhis etme zamanı gelmiş ve geçmiştir. Terörle mücadele ederken sadece ‘sert tedbir’lerin çare olamayacağı da görülmüş olmalı. Bunca yıl farklı bir şey yapıldı mı? Asıl mücadele, ikna ederek, ıslah ederek, kalplere ‘yasakçı’ koyarak yapılabilir. İşin manevî boyutunu hatırlatanları susturmak, ‘adalet, hak ve hukuk çerçevesi içinde mücadele edilsin’ diyenleri de ‘suçlu’ ilân etmekle bir yere varılabilir mi?

Terörü besleyen en büyük sebep, haksızlık ve adaletsizliğin yaygınlaşmasıdır. Tabiî ki terörle mücadele en zor işlerden biridir. Bütün dünya ‘Bu mücadeleyi daha doğru bir şekilde nasıl yaparız’ın peşinde. İşte bu sebeple Türkiye, terörle mücadeleyi ancak ‘uzman’ların desteğiyle yapabilir. Hem ‘sıcak takip’ anlamında yetişmiş uzmanlar, hem de sosyal konularda yetişmiş uzman bir ekip gerekiyor. Mutlaka ‘uzman bir ekip’ vardır, ama bu ekibin ‘sosyal kolu’nun daha da güçlendirilmesi gereği hissediliyor.

Aman, terörün sürüklemek istediği ‘hukuksuzluk çukuru’na düşmeyelim!

Batı dünyasındaki ‘İslami terör’ ifadesi yanlış bir anlayıştır. 2 milyara yakın Müslümanı potansiyel terörist olarak görmek işbirliğini engellemektedir. İslami terör yanlış bir anlayış ve ifadedir. Dine ılımlı, siyasal, radikal, demokratik, siyasi gibi sıfatlar eklemek de doğru değildir. Bu yaklaşımlar batı ile doğu arasındaki işbirliğini daha da imkânsız hale getirmektedir.

 

Rabbin rızası, ana-babanın rızasındadır.


Ana-babaya iyilik etmenin faziletiyle isyan etmenin kötülüğü hakkında birçok hadis-i şerif vardır. Bunlardan bir kaçını zikredelim:

Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre, bir adam Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz’e geldi de:

- Yâ Resûlellah! Benim güzel hizmet ve ülfet etmeme insanlar içinde en lâyık ve en haklı olan kimdir, diye sordu. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

- Annendir, buyurdu. O zat:

- Sonra kimdir, dedi. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

- Sonra annendir, buyurdu. O zat:

- Sonra kimdir, dedi. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

- Sonra annendir, buyurdu. O zat:

- Sonra kimdir, dedi. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz dördüncüde:

- Sonra babandır! buyurdu.        

Hadis-i şerifte, anneye ihsanın üç kere tekrar edilmesi, annenin evlat üzerinde babanın üç misli iyilik ve ihsana hak kazandığını ifade eder. Bunlar Kur’an-ı Kerim’in beyanıyla; sırasıyla hamilelik, sonra doğurma, sonra emzirme zorlukları karşılığıdır ki, babanın bu hususlarda anneye bir iştiraki bulunmamaktadır. Fakat günümüzde annelerin ekseriyeti çocuklarını emzirmeyip; biberonla, mama ile büyüttükleri için üç misli değil, iki misli hakka sahiptirler. Abdullah b. Mes’ûd (R.A.) diyor ki:

- Amellerin hangisi ALLAH’a Teâlâ’ya daha sevgilidir, diye Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’e sordum. O da:

- Vaktinde kılınan namazdır, buyurdu.

- Sonra hangisi? Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:

- Sonra anne ve babaya iyilik etmektir, buyurdu.

- Sonra hangisi? Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

- ALLAH yolunda cihaddır, buyurdu.

Görülüyor ki, ana-babaya iyilik, dinimizin insana yüklediği en büyük, yapılması gerekli olan vazifelerdendir. Onlara can sıkıntısı ile “üf” demek bile haram kılınmıştır. Binaenaleyh, ana–babaya isyan ve eza etmek büyük günahlardandır.

Abdurrahman b. Ebû Bekre (R.A.), babasından yaptığı rivayete göre bir kere Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ashaba üç defa:

- Büyük günahların en büyüğünü size haber vereyim mi? buyurdu. Ashab da:

- Evet bildir, Yâ Resûlellah, dedi. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz de:

- ALLAH Teâlâ’ya şirk koşmak, ana–babaya isyan ve eza etmektir, buyurdu. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz dayanmakta iken oturdu da:

- Dikkat edin, iyi dinleyin! Bir de yalan söz ve yalan şahitliğidir. Dikkat edin! Bir de yalan söz ve yalan şahitliğidir, buyurdu ve bu sözü durmadan tekrar tekrar söylüyordu ki, hatta biz Resûl-i Ekrem (S.A.V.)e acıyarak:

- Keşke sussa, dedik.

Abdullah İbn-i Amr (R.A.)den rivayete göre, Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Rabbin rızası, ana-babanın rızasındadır. Rabbin gazabı da ana-babanın gazabındadır.”

 

 

1 Mayıs’a Dikkat!!


"Ulusal İşçi Günü" İşçinin Bayramı’nda, bazıları bellemiş bir miting. Gidin esnafların kapılarına sorun bakalım sizin ve ortamı gerenler hakkında neler düşünüyorlar. Oturduğunuz deri koltuklarda, lüks ve şatafat içindeki yaşayışınızla tabiki gerçekleri göremezsiniz. Gidin çarşı, pazar dolaşın insanların nabzını yoklayın belki anlarsınız anti demokratiklerin elinde maşa olduğunuzu. Unutmayalım ki; demokrasi ile yönetilen devletlerde "Hakimiyet kayıtsız şartsız Milletindir."

"Hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu geminin alt katı üst katı yok. Bu gemi batarsa bu geminin altındakide üstündeki zarar görür..."

1 Mayıs İşçi bayramı vesilesiyle en uc sol grupların hepsini meydanlara indirecekler..

Riskin büyüklüğü oynanmak istenen kanlı oyundan kaynaklanıyor, onların cesaretlerinden değil.

İşte Demokrasi böyle katledilir, işte millet böyle YOK sayılır, işte bölücülük böyle yapılır, işte suç böyle işlenir!
Kim kiminle kavga edecekmiş, kim kiminle kavga etmeye kimin tarafından sevk edilecekmiş?
İşte tehlike, farkındamıyız?
Adamlar bas bas bağırıyorlardı, tehlikenin farkında mısınız diye, demek ki bunu söylemek istiyorlarmış:
''Bizim istediğimizi yapmazsanız sizin için tehlikeli oluruz'' demek istiyorlarmış, çok yazık!
Bu ülkenin böyle insanlara ihtiyacı yok.
1980 öncesine dönmek isteyenler bu ülkeyi terk etsinler, defolup gitsinler.
Rabbimden onlar için tek dileğim var...
Hani meşhur bir söz var, üstad tarafından mahkemede söylenen:" ZALİMLER İÇİN YAŞASIN CEHENNEM" diye. Çok şükür bu dünyada olmasa bile adaletin muhakkak tecelli edeceği bir yer var, AHİRET.

1 Mayıs kutlamalarında emirle sokağa çıkarılan ‘üniformalar’ giymiş aşırı uc sol gruplar, arabaları ateşe verip, bankalara ve kapitalizmin şubeleri gibi çalışan dükkanlara molotof kokteylleri atıp, polise sert mukavemetle taşlarla ve ‘emir gelirse’ silahla karşılık verdiğinde olayları kontrol altına alamayan emniyet güçleri yetersiz kalacak, ‘ölü ve yaralıların olduğu kanlı olayları bastırmak için asker olaylara müdahale etmek zorunda bırakılacak’...

O andan itibaren olayların vuk’u bulduğu illerin emniyeti dahil, valileri de askerin komutası altına girecek..

Gerekirse ağır makinize birlikler, Sincan’da olduğu gibi caddelerde boy gösterecek ve bu olaylar ‘Cumhurbaşkanı Sorunu!!’ çözülünceye kadar hükümet üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanılacak..

Bu bir komplo teorisidir! Diğer bir deyimle, darbe teorisidir!!
Olur mu?
İnşallah olmaz!

Olma ihtimali var mı?
‘Son Kale’leri’ düşmek üzere olan bir devrimin gönüllü askerleri her türlü çılgınlığa müsaittir..
Yeter ki, apoletli bir kaç ‘yiğit’ onlara göz kırpsın!!

Ne olursa olsun, şunu bilmeleri gerekir ki ‘Ordu milletin emrindedir, onların veya başkaların değil!’

Not: Bugün 30 Nisan ve buradan iddia ediyorum... Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olacaktır...  Bazı kesimler önünü kesmeye çalışsalar bile...  Millet şuurlandı, eski günler tarihte kaldı ve kalmaya devam edecektir.

Çanakkale Anası


Vatan elden gidiyor, diye bir ses duyuldu,
Yedisinden yetmişe, vatan yola koyuldu…

Yüreğinden vurulmuş, bu yarası kurur mu,
Baba oğul cephede, Türk anası durur mu? ..

Mermileri yüklendi, pamuk gibi kuş gibi,
Tarihe isimleri, işlendi nakış gibi…

Kucağında mermisi, bebesi de sırtında,
Biliyor ki istikbal, şu yamacın sırtında…

Ağlamaklı bebesi, bakamaz artık geri,
Tütmüyor ki ocağı, eride vatan eri,

Özgürlüğü katıyor, bebesinin sütüne,
Mermi vatan demektir, toz değmesin üstüne,

Ayakları yaralı, ermelidir rahmete,
Taşıdığı her mermi, varmalıdır Mehmet’e…

Durmamalı ki asla, duracak ta vakit yok,
Cephededir Hasan’ı, atacak mermisi yok…

Patlamakta bombalar, bir bir yanı başında,
Vatanın toprakları, yemeğinde aşında…

Adım adım geliyor, istikbal ileride,
Can vermeye koşuyor, emir var, ileride…

Top sesleri ninni mi, bebeğimi ağlıyor,
Kimseler soramadı, yüreği ne dağlıyor…

Çanakkale anası, iki cihan yolu var,
Geride birkaç değil, milyonlarca oğlu var…

Çanakkale, Türk milletinin “aile” oluşunun bir destanıdır. Hiçbir zihnî arka plana yer vermeden, vatana “namahrem eli”nin değmemesi için her yaş grubundan insanın nefis, namus, vatan, millet, bayrak, din, iman, ahlâk gibi değerleri, hayatının odağına yerleştirerek koştuğu ve geri dönmeyi asla düşünmediği, “insan oluş” mücadelesinin “Bedr’in aslanları” ile mukayese edildiği “varlık-yokluk”, “ölüm-fakat haysiyetlice ölüm” mücadelesinin verildiği, aynı zamanda Türk milletinin bakış açısının test edildiği, “medeniyet” adı verilen “tek dişi kalmış canavara” karşı koyuşun destanlık mücadelesinin yıldönümünü yaşıyoruz.
Böyle şerefli bir mücadelenin yıldönümünde medyada konuşulanları, tartışılanları dinledikçe ve düşündükçe tüylerim diken diken oluyor. Bunlara (!) söyleyecek söz bulamıyorum. “Nankörler” desem çok hafif kalıyor, onun için herkesin vicdanına havale ediyorum.
Çanakkale’yi düşünürken, şehitlik ve gazilik gibi değerlerin kaldırılması gibi hususların tartışıldığı bir zamanda, geldiğimiz manzaranın hiç de iç açıcı olmadığını görüyorum. Her kim hangi makamda bulunuyorsa bulunsun, sorumsuzca yaptığı işler yüzünden, sürekli şiddet ürettiklerini, bunun da bir gün dönüp dolaşıp kendilerini de bulacağını düşünememiş olmaları insanı kahrediyor.
Burada geçmişte vatanı, milleti için; vatanını, milletini vatan ve millet yapan değerler için mücadele veren evlatları yetiştiren anneleri rahmetle anıyorum. O anneler ki, hem evlatlarını cepheye gönderdiler, hem de kendileri gittiler. Ya şimdikiler... Ya şimdiki anneleri yetiştirdiği zannedenler! Bunların yetiştirilmesi makamında bulunan yetkililer! Güzel bir atasözümüz vardır: “Rüzgâr eken fırtına biçer.” Evet sorumlu sorumsuzlar yüzünden bu ülkede rüzgâr ekiliyor ve ardından da fırtına biçiliyor.
Soyunmada, edepte, hayada, iffette sınır tanımayan bir nesil yetişiyor, yetiştiriliyor. Bunları ve bunların yetiştireceği evlatları düşünüyorum. Kendilerine faydası olmayanların ülkeye, millete, bayrağa ne saygısı olacaktır?
Onun için Çanakkale’nin yıl dönümünde, orada ve o uğurda canlarını feda edenleri hayırla ve rahmetle anıyorum; Çanakkale’yi “geçilmez kılan” evlatları yetiştiren annelere Allah’tan rahmet diliyorum ve “aile”nin millet olmadaki önemini vurgulamak için ben illâ da “aile” diyorum. Evet bütün başarıların, bütün millî ve manevî değerlerin neşvünema bulduğu yer olan aileyi öne çıkartmak istiyorum.
Evlilik fıtrî bir hadisedir ve Allah’ın emridir. Bu sebeple Kur’an’da “Aranızdaki bekârları evlendiriniz, eğer yoksul iseler Allah lutfuyla onları zenginleştirir” (Nur 24/32) buyurulur. Çünkü evlilik, meşru bir şekilde yaşamanın en erdemli yoludur. Kötü yollara düşmekten koruyan evlilik, eşleri maddî ve mânevî anlamda koruyan elbise (Bakara 2/187) durumundadır. Bu anlamda evlilik namuslu olmak, nefsi haramdan korumak için bir sığınaktır (Nisâ 4/24-25). Müslümanlıkta aile kurumunun oluşumu için maddî ve mânevî her türlü teşvik yapılmış; evlilik kişilerin mutluluğu, neslin devamı ve eşleri çeşitli olumsuzluklardan koruyan bir kalkan olarak görülmüştür.
İnsanın toplumsal bir varlık olmasının en belirgin özelliği, medenî bir tabiata sahip bir biçimde yaratılmış olmasıdır. Tek başına bir anlam ifade etmeyecek olan insanın “en güzel biçimde yaratılan” bir varlık olması, neslinin devamı ile doğru orantılıdır. Allah; insanı meşrû bir şekilde neslini devam ettirecek şekilde yaratmıştır. Bu da sosyalleşmenin temel bir göstergesidir. Evlilik, aynı zamanda insan olmanın ötesinde bir zorunluluktur. İnsan hem kendini hem de diğer cinslerini düşünmek ve ona göre hareket etmek zorundadır. Sadece kendini düşünerek hareket etmesi insanî bir tavır değildir.
İlk insan olan Hz. Âdem ve Havva’nın kurduğu aile, medenî bir ailedir. Kendisine kitap verilen insanı başka türlü düşünmek mümkün değildir. Kendi dar ölçüleri içinde meşruiyet çerçevesinde çoğalan bu aile, insanlık tarihinin özünü oluşturur. Sosyologların tarihin herhangi bir diliminde ilkel bir biçimde çoğaldığını varsaydıkları aile ile, Hz. Âdem ve Havva’nın oluşturduğu aileyi birbirine karıştırmamak gerekir. Çünkü sosyologların sözünü ettiği aileye, insanlık tarihinin herhangi bir diliminde rastlamak mümkündür.
Aileyi anne, baba ve çocuklardan meydana gelen bir topluluk olarak tanımlamak biçimsel bir tanımdır. Aileyi kan bağının ve cinselliğin ötesine götürmek gerekir. Çünkü ailenin en önemli yanı mânevî bir özelliğe sahip olmasıdır. Bu anlamda aile sadece insanlığın değil aynı zamanda milletlerin ve medeniyetlerin temel harcıdır.
Kur’an’da “Kaynaşmanız için kendi cinsinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi, O’nun varlığının âyetlerindendir” (Rûm 30/21) buyurulur. İnsanı yoktan yaratan onun ihtiyaçlarının neler olduğunu da bilmekte ve bildirmektedir. Bu sebeple insanlar arasında sevgi ve merhametin meşru zeminde oluşabilmesi için “aile”ye ihtiyaç vardır. Bunun en somut örneğini ilk ailede görmekteyiz. İnsanı her türlü tehlikeden koruyan en önemli sığınak ailedir. Bunu hem eşler hem de çocuklar açısından ayrı ayrı düşünmek mümkündür.
Ailenin başka bir özelliği de dünya âhiret birlikteliğidir. Evlilikte eşler geçici bir süre için bir araya gelmemekte, ebedî birlikteliği gerçekleştirmek için birbirlerine karşı her türlü fedakârlığı göğüslemektedirler. Her iki cinsin birbirlerine “Dünya âhiret benim eşimsin” anlayışında birleşmeleri evliliği ebedîleştirmektedir. Bunun için evlilikte “çoğalan bir sevgi”ye, saygıya ve fedakârlığa ihtiyaç vardır. Hz. Peygamber’in “Dindar olanını seçiniz” (Buhârî, “Nikâh”, 15) uyarısı, medeniyet merkezli bir uyarıdır. Çünkü ancak medenî insanlar “insanî değerler”le birbirine bağlıdırlar. Aksi halde birtakım bahaneler, maddî hazlar evliliği sonlandırır.
Ailenin mayası sevgidir. Eğer ailede iman (sevgi) temel alınmazsa dünyanın cenneti olan aile hayatı, cehennem hayatına döner. İmanın temel alındığı müslüman aile anlayışı kendine özgüdür. Bu ailede insan annesinden, babasından, halasından, teyzesinden, dayısından  vb. ayrı kalsa bile kendini onlardan ayrı görmez. Maddî ve mânevî bağlarını hiç koparmaz, aksine daha da sıkılaştırır. Meselâ teyzeyi anne, amcayı baba hükmünde görür. Bu bağlamda sıla-i rahim akrabalar arasındaki iletişimin en önemli göstergesidir. Müslüman bir insanın ömrünün büyük bir kısmını geçirdiği çalışma ortamından kopar kopmaz ilk gideceği yer akrabalarının yanıdır. Bu yüzden çekirdek aile yapısı, müslüman aileye dar gelmektedir.
Aileyi ekonomik bir birliktelik olarak görenlerin bakışıyla, imanî duyarlılığı olmayanların belli noktalarda kesişmeleri müslüman aile anlayışına bir zarar veremez. Çünkü her ne olursa olsun ailede aslolan insanın fıtratına uygunluktur. Yaratıcının kanununa (sünnetullah) göre evliliğin en önemli özelliklerinden biri eşlerin ailede “huzur ve sükûn bulması”dır. Bunu maddî ve mânevî anlamda düşünmek gerekir. Ruhların imtizacı denen bu hadiseye göre artık onlar ayrı ayrı insanlar değil, birleşmiş bir bütündür. Zaten eşler huzur ve sükûn bulmuyorlarsa buna “evlilik” demek mümkün değildir. Çünkü insan, yaratılışına uygun bir şekilde hayatiyetini sürdürmek durumundadır.
Yeryüzünde hiçbir insan birbirine benzememektedir. Niçin acaba? Allah’ın gücünü, kudretini ifade ediyor desek, O’nun gücünü ve kudretini gösterecek o kadar çok alâmet var ki saymakla bitmez. Başka sebepleri olsa gerek. Meselâ ahlâksızlığı önlemenin bir yolu olamaz mı? Herkesin anası, babası, soyu sopu belli olsun, kocası, karısı belli olsun diye de olamaz mı?
Ailenin mayası sevgidir, sevginin yeri de kalptir. İnsan kalbi zora gelmez. Ailede her şey sevgi çerçevesinde çözümlenir. Bu sebeple ailede temel yaptırım sevgiye ve saygıyadır. Eğer sevgi yoksa, ne ile zorlanırsa zorlansın aileyi ayakta tutmak mümkün değildir. Aile olmayınca da millet, millet ailesi olmaz. Sevgisini aklı ile, kalbi ile, anlayış ve ilmi ile koruyamayan ya yumruğunu sıkar ya da elini namluya uzatır. Beynini kiraya vermiş olanların kalplerinde sevgi ve imana yer yoktur.
Çanakkale’ye bir de annelerin mayaladığı değerler açısından bakınız.

 

Sorunlu ve suç işlemeye meyilli çocuklar...

“suçlu çocuk yoktur, suça itilmiş çocuk vardır.”



      
Evet! “suçlu çocuk yoktur, suça itilmiş çocuk vardır” dedik. Bir tek çocuğa bile ışık olabilıyorsak ne mutlu bizlere. Sadece kuru bilgiler ve sıradan nasihatlerle beyinleri zorlanacak nesneler değildir. Onların kendilerince algıladıkları dünyalarını, afacanlıklarını,sevinçlerini, korkularını, hayallerini ve güçlüklerini yeterince anlayabiliyor muyuz acaba! Durup yeniden sormalı büyükler kendilerine. Eğiticiler eğittikleriyle ve örnek oldukları çocuklarla dünyanın en zor savaşını verirken, minik yüreklerin yoksullukları ve imkansızlıkları içinde bu savaşa nasıl göğüs gerdiklerini idrak edebiliyor muyuz yeterince?
Eğitimci, bir anne ve baba gibidir çocuğun gözünde. Belki evinde bulamadığı ilgiyi ve şefkati göreceği, teselliyi bulacağı bir sığınak. Bilmem farkında mıyız evden harçlık alamayan ve azarlanan çocuğun üzüntüsü ve burukluğunun o an bize geldiğinin. İşte o an çocuğun kuru ve soğuk öğütlere ihtiyacı yoktur.
Doğrusunu söylemek gerekirse, esasen çocuklar bizden alamadığı şekeri değil de içinde kalan burukluğu ve sevgisizliği unutturacak sıcak bir gülümseme, tatlı bir şefkat, içten bir arkadaşlık ve sevgi beklemekte yalnızca.
Yaramaz, asi ve afacan çocuklardık belki bir zamanlar. Ama hiç suçlu çocuk olur mu? Kim kendisine suçlu, esrarcı, serseri, işe yaramaz, adam olmaz denmesini ister ki? Hangi anne ve baba kendi çocuğuna suçlu gözüyle bakılmasını ve teşhir edilmesini ister.
Evet! Çocuklar da büyükleri gibi sigara içerler, başkasına ait olan şeyleri izinsizce araklarlar, birbirlerine şiddet uygulayıp ağza alınmayacak küfürler ederler, etraflarına zarar verirler. Ama fark nedir? Fark şudur ki, o bu suçu ya evde sorumsuz babasından, ya mahallelerinde ki sorumsuz ağabeylerinden, ya okulda sorumsuz öğretmenlerinden, yani kısacası biz büyüklerin acımasız ve katı dünyalarından kopya etmişlerdir.
Kabul etmeliyiz ki biz yetişkinler, çocukları suça ve şiddete sürükleyen bir çok aracı sorumsuzca kullanıyoruz. Sonra da yetiştirdiğimiz bu çocukları kendimize, ailemize ve toplumumuza tehdit olarak algılayıp sitemde bulunuyoruz. Özellikle ergen çocuğun dünyası gel-gitlerden ibarettir. Sorunlu ergen çocukları, başımızdan def etmeden, yargılamadan, dışlamadan, tasdiknamesini eline tutuşturmadan özveri, sevgi ve sabırla kazanmalıyız. Değer yargıları henüz yerleşmemiş yada örselenmiş, kırılgan ve duygusal yapıdaki ergenler, büyüklerinden gelebilecek kolaycı bir tepkiyle aniden okuldan ve evden kaçabilir, yada suça karışabilirler. Büyüklerin hayatından kopya ettiği bir çok olumsuz davranış ve zararlı alışkanlıklarla büyüyen çocuk, edindiği önyargılar nedeniyle karşısındaki bir yetişkini dinleyemeyecek kadar güvensiz ve katıdır. Örselenmiş, dışlanmış, şiddete uğramış, sevgisiz ve ilgisiz kalmış çocukların güven ve saygısını kazanamadan onları eğitmek asla mümkün değildir. Bu nedenle bu tür çocukların öncelikle güvenlerinin kazanılması, eğitimleri ve topluma kazandırılmalarına giden yolda %50 başarı sağlamak demektir. Islahevlerinde ıslah olamayan çocuklar, cezaevinden çıkar çıkmaz tekrar suç işleyen kişiler aslında güvenleri kazanılmamış/kazanılamamış çocuk ve kişilerdir diyebiliriz. Bu nedenle kabul görmeden, güvenleri kazanılmadan çocuklara yapılacak nasihat, azarlamalar, cezalar, dışlamalar ve tehditlerle, onların içindeki asiliği ve katılığı daha da pekiştirmiş olacağız hiç kuşkusuz. Zaten azar görmüş, sevgisiz ve ilgisiz bırakılmış, rencide edilmiş, şiddete uğramış çocukların, nasihat veren büyüklerini, boynu bükük hazır ol vaziyetinde dinlemesini beklemek boşunadır. Evde anne ve babasına restini çekmiş bir çocuk dışarıda ki öğretmenlerine, büyüklerine çok rahat diklenebilecek ve hatta ona zarar bile verebilecek ruh hali içinde olabilir. Bir yetişkini azarlayıp nasihat vermeye benzemez, çocuğu yola getirmek. O bir yetişkin gibi algılayamaz azar ve nasihatlerinizi. Ancak, çocuğu kabul görüp içten ve yapıcı bir yaklaşımla, zamanla güven ve saygısını kazanarak eğitebiliriz. Bu nedenle özellikle anne, baba, öğretmen ve diğer bir çok eğiticinin özveri, azim ve sabır gerektiren görev ve sorumluluklarını iyi idrak etmeleri gerekmektedir.
Son olarak “sorunlu çocuk yoktur, suça itilmiş çocuk vardır” anlayışını bir kez daha tekrarlayarak herkesi bu konuda sorumluluk, sabır, anlayış ve duyarlılığa davet etmek gerektiğini düşünüyorum.. Eğitim her yerde her zaman güncelliğini koruyacaktır. Aydınlık yarınların anahtarı çocuklarımızın ellerindedir. Yeter ki, bu anahtarı kullanmasını öğretebilelim onlara.

 

Çocuklarımıza sahip çıkalım! Başkaları çıkmadan....
 

Gurbette Yaşayan Türkler ve Depresyon


 

Gurbette yaşayan ve depresyonda olan… yaşamdan zevk almayan… kendisini muntazaman kötü hisseden… geçmişte yaptığı birçok faaliyeti yapamayan… sık sık ağlama nöbeti geçiren… yediğinden içtiğinden hiçbir şey anlamayan… kafası sürekli karışan… nerden alıp nereye dolduracağını bilmeyen… aza koyup dolduramayan, doluya koyduğunda taşıran insanlara…  

…geçmişini sürekli sorgulayanlara, 

…elinde olmadan ağlayanlara,

 …kendisini her konuda suçlayanlara da gitsin… 

“Derdim var, dinleyenim yok!” diyenlere, “Beni zaten kimse anlamıyor ki…!” diye iç geçirenlere de… 

“Hayat”,  “yaşama tebessüm etmekle başlıyor” sevgili okurlar… 

Öyle çok insan var ki uzaklarda… dertli… üzüntülü… sıkıntılı… dokunsanız, hatta gözünüzün ucuyla hafifçe dönüp baksanız hemen ağlayacakmış gibi yaşayan…  

…içinde bulunduğu hayatın, tüm zorluklarına rağmen “elbette sürprizlerle dolu olduğunu unutan”… 

…en kötü günlerin bile, belki de gelecekteki nice güzel ve keyifli günlere gebe olduğunu bilmeyen…  

…dışardan gelecek bir yardımın kendisini kurtaracağını zanneden… ve bu yardımın bir türlü gelmediği hayatlar…! 

Yardımın gelmediği hayatlar…! 

Aslına bakarsanız sevgili okurlar, yardım dışardan gelmez…! Yardım, insanın kendi kendisine verdiği bir hediyedir bence. Dışardan bekleyince gelmeyen, geciken… ama kendi iç dünyanızda ürettiğinizde de sizi asla yalnız bırakmayan bir süreçtir. Kendimizi iyi hissetmek için, iyileşme malzemelerimizin tümünü, kendi dışımızda, kendi bünyemizin dışında, kendi yapabilirlerimizin haricinde bir yerlere asarsak olmaz. Öyle ki sanki bir askı oluşturuyoruz beynimizde. Bu askıyı kendi bedenimizin dışında, hatta çok uzaklarda bir yere monte ediyoruz. Daha sonra bizi mutlu edeceğine inandığımız tüm değerleri, beklentileri, duyguları, güzellikleri, istekleri, hevesleri, yapabileceklerimizi…vs. ve daha aklınıza gelebilecek her şeyi bu askıya asıyoruz.

Sonra ne oluyor…?

Bir şey olmuyor…! Cidden bir şey olmuyor… çünkü askıyı o kadar kendimizden uzak bir yere koymuşuz ki uzanıp alamıyoruz. Üzerine astığımız ve bizi biz yapacak olan, bizi sıkıntılarımızdan kurtaracak olan, bize kendimizi mutlu hissettirecek olan güzelliklerin tamamına ulaşamıyoruz. Her şey askıda her şey… 

…mutluluk orda… huzur orda… güven orda… iyilik orda… iyi ve güzel olan ne varsa hepsi orda… askıda…  

…elinizi uzatsanız alabilecekmişsiniz gibi. Ve uzatıyorsunuz elinizi ama alamıyorsunuz ki…! 

Oysa sevgili okurlar… insanı mutlu edecek olan, kendisine getirecek olan, hayata bağlayacak olan, kendisine güveni yeniden inşa edecek olan, yüzünü güldürecek olan, halihazırda yaşadığı zorlukların üzerinden gelmesini sağlayacak olan “malzeme”nin tamamı, kişinin “kendi içinde”dir… “iç nesneleri”dir.

 

Adım atabilse…? koşacak…

 

Ağzını açabilse…? konuşacak…

 

Yüzünde gülücük oluşturabilse…? Kahkahalar atacak……

 

Tüm bunlar ne demek? (Aklınıza gelen depressif düşünceler ve bunlarla mücadele etmenizi sağlayacak iç cevaplar için örnekler yazayım hemen)

 

Demek ki, iş yapmak için, birinin gelip bizi harekete geçirmesini beklemeyeceğiz. Çocukları okula gönderdikten sonra, gözümüz yatağa kayıyorsa, ilk iş odayı terk edeceğiz. Mümkünse yürüyüşe bile çıkabilirsiniz. Yeter ki aylardır sizi çağıran ve iş güç yapmaktan alıkoyan yatağınıza gidip yatmayın. Çünkü yatarsanız günün neredeyse tamamı, son kaç aydır olduğu gibi, orada geçecek. Yatağa yatmamak için ne gerekiyorsa yapın. Yatağa sizi çeken o kandırıkçı duyguyla mücadele edin. Gerekirse kayınvalidenize, eltinize, ablanıza, annenize veya sevdiğiniz bir arkadaşınıza kahvaltıya gidin. Ama yeter ki aylardır alışkanlık haline getirdiğiniz yatma işini yapmayın. Mücadele edin. İnat edin ve yatmayın.

 

Diyelim ki insanların sizi sevmediği duygusuna kapılıyorsunuz sık sık. Hemen tersini düşünmeye başlayın. Hiçte bile… herkes sizi seviyor. Üstelik niye sevmesinler ki? Bulmuşlar sizin gibi tatlı ve iyi birisini. Sizi sevmeyip de beni sevecek değiller ya. Niye sevmesinler? Elbette severler… hem diyelim ki sevmiyorlar… Ne olmuş yani? Herkes sizi sevmek zorunda değil ki…! İsteyen sever istemeyen sevmez. Ama seviyorlardır seviyorlardır… merak etmeyin. Sevseler de sevmeseler de siz, sizi sevdiklerini inatla düşünün.

 

Zaten hiçbir işe yaramıyorum ki…! Olur mu öyle şey… daha da neler… aylardır yıllardır o kadar evi kim çekip çevirdi. Kolay mı anne olmak, çocuklarla ilgilenmek… baba olmak, eve rızık getirmek… ya da öğrenci olmak… ve o kadar dersin altından kalkmak… öyle çok işlere yarıyorsunuz ki. Bir liste yapsanız, yazdığınız maddelerin uzunluğuna siz bile hayret edersiniz. Çok işe yarıyorsunuz çok. Üstelik dünyada gerçekten bir işe yaramama anınız gelseydi, Allah (cc) sizi çeker alırdı hiç merak etmeyin. Üstelik de sizin gitmek isteyip istemediğinizi sormadan. Demek ki hayatta olduğunuz müddetçe, nefes alıp verdiğiniz süre içinde, mutlaka birçok işe yarıyorsunuzdur. Sadece göremiyorsunuzdur o kadar…!

 

Beni kimse anlamıyor…! Anlamalarını neden bekliyorsunuz peki. Anlatmayı denesenize. Anlamıyorlarsa bir kez daha anlatın. Yine anlamıyorsa bir kez daha. Yine anlamıyorsa bir kez daha… günün birinde anlayacaklardır. Üstelik anlattığınız her şey, karşı tarafın anlama potansiyeliyle sınırlanıyor. O halde anlayabilecekleri bir biçimde anlatmanın bir yolunu bulabilirsiniz. Hem hiç denediniz mi anlatmayı? Yıllardır yaptığım psikolojik destek çalışmalarından biliyorum ki, pek çok kişi anlatmadan peşin hükümlü davranıyor. “Nasılsa anlamazlar” diye baştan geri adım atıyor.

 

Planladığım hiçbir işi yapamıyorum…! Ee tabi ki yapamazsınız. O kadar zor planı bana verseniz ben de yapamam. En kolay plan, uygulanabilirliği yüksek olan plandır. Aylardır evde iş yapmıyorsanız, eliniz kolunuz kalkmıyorsa, ertesi gün için, “evin tamamını misler gibi yapacağım” diye plan yapılır mı hiç… en kolayından başlamanız gerekli. “Oofff günlerdir elim kolum kalkmıyor, içimden hiç temizlik yapmak gelmiyor” diye düşünen bir bayan için, en tehlikeli plan, “Yarın evi baştan sona dipli köşeli bir güzel temizleyeyim” şeklindeki düşüncedir. Oysa ki; “Yarın yatağımı toplayayım… belki çocuklar için de bir çorba yaparım.” Şeklindeki bir plan daha uygulanabilir niteliktedir. Ertesi gün yatağınızı toplayıp bir de çorba yaparsanız harika olur. Böylece küçük de olsa, istekleriniz doğrultusunda adım atmanın verdiği rahatlığı ve keyfi yaşamış olursunuz. Ve “istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum” kompleksinden kurtulmanız kolaylaşır.

  

Yazının anafikrini hatırlatmam gerekirse, yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız yoğun biçimde depressif duygular yaşıyor. Ve doktora gidip ilaç içmenin dışında hiçbir atraksiyonda bulunmuyorlar. Terapötik destek alamıyorlar çünkü oralardaki uzmanlar din, dil farkından dolayı bizim vatandaşlarımıza yeterince yardımcı olamıyor. Dışardan gelecek sihirli bir değnekle her şeyin bir anda düzeleceğini zanneden vatandaşlarımız sıkıntı yaşamaya başlıyor.

 

Sihir insanların içinde… kendi iç nesnelerinde… aklına gelen olumsuzlukları, yine kendi iç dünyasından gelen cevaplarla çözümleyebileceğini bilen insanlar için, yaşam güllük gülistanlık bir formda ilerliyor. Bu gerçeği keşfedemeyen kişiler zor hayatlar yaşıyor.

 

Kolaylaştırmak veya zorlaştırmak bizim biraz da düşünme sistemimizde. İnsanlara alternatif üretme yeteneklerini geliştirecek yardımlar yapıldığında iyileştiklerini görüyorum ben. O nedenle de belki işe yarar düşüncesiyle de yazıyı kaleme almış oldum. Umarım işe yarar.

 

Okuduktan ve uygulamaya gayret ettikten sonra yine de depresif duygularıyla baş edemeyen insanları “bireysel destek” almaları konusunda uyararak yazımı da bitireyim… depresyon ilaç+psikoterapi ile neredeyse yüzde 95 oranında tedavi edilir. Oralarda uzman bulamıyorsanız, internet üzerinden veya telefonla dahi yardım alabilirsiniz. Yaşadıklarınız kaderiniz değil, tedavi sürecinizdeki eksikliklerin yansımalarıdır lütfen unutmayın… lüzumsuz zorluklar yaşamayın…

 

Ömür bu…! Göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Neden geride, sevdiklerimizle birlikte yaşanmış, mutlu ve huzurlu günler bırakmayalım…?

 

“Kurban” olayım o gayıbtan gelen sese



Hz. İsmail’in (a.s)  bebekken ayaklarını vurduğu yerden zemzem suyunun Allah’ın izni ile çıktığını hepimiz biliyoruz. Hz. İbrahim (a.s) oğlunu ve eşi Hacer’i bıraktığı topraklara ziyaret etmek üzere gelir. Orada kurulmuş bir çok çadır görünce evvelce oğlu ve eşi için kurmuş olduğu çadırın yerini tanıyamaz. Evvelâ kendisinin yolu şaşırdığını ve başka bir yere geldiğini zanneder. Nerede ise arkasına dönecektir, fakat bir kere sorayım da öyle döneyim der. Oracıkta rastladığı birine sorar. O adam Hacer'in ve İsmail'in (a.s)  burada olduğunu söyler ve çadırının bulunduğu yeri gösterir.
İbrahim (a.s) onları görünce sevinç yaşlarıyla her ikisini de bağrına bastı. Allah tarafından duasının kabul olduğunu görerek Allah'a şükretti. Bu gün Müslüman hacılarının ziyaret ettikleri Kabe'nin olduğu yerde iki rekât şükür namazı kıldı. Daha sonra da huzur içinde tekrar memleketine döndü. İbrahim (a.s) çocuğunu ve eşini görmek ve mübarek yerde namaz kılmak için yılda bir defa buraya gelmeyi adet edilmişti.

Hz. İbrahim Allah’a iman etmişti
Böylece seneler geçti, İsmail (a.s) büyüdü güzel bir delikanlı oldu. Allah'a iman etmişti. Putlara tapmaz yalnız Allah'a ibadet ederdi. Çünkü babası daha küçükken ona namaz kılmayı öğretmişti.

Gayıbdan gelen ses
Bir gece İbrahim (a.s) uyuyordu, rüyasında gayıbdan bir ses ona şöyle dedi. "Allah sana oğlun İsmail'i (a.s) kurban etmeni emrediyor" İbrahim (a.s) heyecanla uykudan uyandı. "Ey Rabbim! Oğlumu kurban etmemi emrediyorsan ben senin emrine elbette itaat ederim." Dedi sonra tekrar uykuya vardı. Aynı sesi yine işitti. Ona: "Allah oğlun İsmail'i kurban etmeni emrediyor" diyordu. Tekrar uyandı daha fazla, heyecanlandı, kalktı iki rekât namaz kıldı ve Allah'a dua etti: "Ey benim Rabbım! Oğlumu kurban etmemi emrediyorsan senin emrine elbette itaat ederim" dedi Üçüncü defa uykuya vardı. Yine aynı sesi işitti: "Allah, oğlun İsmail'i kurban etmeni emrediyor" diyordu. İbrahim (a.s), yattığı yerden fırladı. "Mutlaka itaat etmem lâzımdır" dedi.

Sabredenlerden olmak
İbrahim (a.s), oğlu İsmail'in (a.s) bulunduğu yere vardı ve onu çadırdan alarak dışarı çıkardı. Beraberce bir dağın tepesine çıktılar. Oradan ona "Ey benim yavrum! Ben rüyamda seni kurban eder gördüm. Seni kurban edeceğim. Ne dersin bu işe." dedi. İsmail (a.s): "Ey babacığım sen. sana verilen emri yerine getir, İnşallah beni sabır edenlerden bulacaksın." dedi.

İmtihanı vermek
İbrahim (a.s), oğluna elindeki bıçağı göstermek istemiyordu Ellerini arkasından bağladı. Yüzünü önüne doğru kayanın üstüne koydu, keskin bıçağını çıkardı kendi kendine cesaret vererek: "Ey Rabbim! İşte ben senin emrini yerine getiriyorum" dedi ve elindeki bıçağı aşâğı doğru indirdi. Bıçak henüz İsmail'in boğazına değmemişti. Hatiften bir ses: "Ey İbrahim! rüyana sadıksın, imtihanı verdin" dedi.

Bir koç ve mesaj
İbrahim (a.s)  bir de ne görsün! Bir meleğin elinde kocaman bir koç, ona "İsmail'in (a.s)  yerine bu koçu boğazla. Allah onun yaşamasını istediği için yerine bu koçu gönderdi" diyordu.
O anda İbrahim derim bir nefes aldı. Oğlunun bağını çözdü. Ve hemen koçu yakaladı ve kesti. Oğlunu kendisine bağışlayan Allah'a şükür namazı kılmak için hazırlandı ve namaza başladı.

O gün bu gündür
O gün bu gün biz Müslümanlar, İsmail'in (a.s) kurtuluşunu anar, kurban bayramlarında, Allah'a şükreder ve kurban keseriz, etini fakirlere yedirir ve dağıtırız.

Kabe’yi bina ettiler
Bundan sonra Allah, İbrahim'e (a.s) ve İsmail'e (a.s) "Kâbe"yi bina etmelerini emretti. Her ikisi de birden Allah'ın emrini yerine getirmeğe başladılar. Biri taş yontmağa, öbürü harç karmağa koyuldular. Kâbe'nin binası günden güne yükseliyordu Baba oğul Allah'ın emrini yerine getirdiklerinden dolayı çok memnun idiler, namaz kılıyorlar ve şöyle dua ediyorlardı : "Ey Rabbimiz! Senin rızan için yaptığımız bu işi kabul eyle, sen muhakkak söylenenleri işitir ve olan işleri görürsün. Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş emirlerini yerine getirmekte devam eden kullardan eyle, neslimizden de sana inanan ve Müslüman olan bir millet meydana getir."

"İşte bu benim evimdir"
Kabe'nin binası tamamen bittikten sonra Allah İbrahim'e (a.s) şöyle buyurdu: "İşte bu benim evimdir. Sana onun yerini gösterdim. Oraya bu binayı yapmak için sana izin verdim. Ve şunları emrettim, bana ibadette hiç bir şeyi eş koşma bu evimi, tavaf edenler, - tazimle etrafında dönerler - için, namaza duranlar, ruk'û ve secdeye varanlar için temizle. İnsanları Hacca davet et, yaya olarak, bineklere binerek uzak yollardan ziyarete gelsinler."

Hac başlamış oldu
İbrahim (a.s) insanları Hacca davet etti, her taraftan bir çok insanlar bu davete icabet edip Allah'ın emrini yerine getirmek üzere bu mübarek yerleri ziyaret için geldiler.
Allah İbrahim'e (a.s) ve İsmail'e (a.s)  hac etme yollarını gösterdi. Onlar da insanlara nasıl hac edeceklerini öğrettiler.

Efendimizin atası Hz. İsmail’dir
İsmail'in (a.s)  neslinden bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammed (s.a.v) geldi. İshak'ın (a.s) neslinden de Yakup, Yusuf, Musa, Davud ve Süleyman Peygamberler dünyaya gelmişlerdir.


 

Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan


 

Allah'ın kullarına bir lütfu olan Ramazan Ayı, tüm insanlığa rehber olarak gönderilen, Kuran'ın indirildiği ve içinde, “bin aydan daha hayırlı olan,” Kadir Gecesi'nin bulunduğu bereket ayıdır. Yüce Allah, ibadetlerin özü olan namazdan sonra oruç tutmayı, sağlıklı olan her Müslüman’a farz kılmıştır. Allah’ın oruç ibadetini Müslümanlara farz kıldığı gibi, bundan önce gelen tüm hak dinlere de çeşitli şekillerde farz kılınmıştır.
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı)." (Bakara Suresi, 183)
İçinde birçok hikmet bulunan ramazan ayının en önemli olanları ise, kişinin gün boyunca Allah'a daha çok yakın olması, verdiği nimetlere şükürle karşılık vermesi, kendi acizliğini fark etmesi, tüm alışkanlıklarında, nefsine karşı sabırla mücadele etmeyi öğrenmesidir.
Oruç ibadetinin, henüz bizim bilmediğimiz çeşitli faydaları olduğu gibi, birçok fiziki ve manevi şifası olan önemli bir ibadettir.

Orucun manevi şifası
Oruç sadece belli bir zaman diliminde aç kalmak değildir. Sabır, affetmek, aşırılıktan kaçınmak, ikramda bulunmak, paylaşmak ve açlığı tatmak gibi, sayısız faydalarının olduğu bilinmektedir. Oruç kişiyi kin, öfke, nefret, kıskançlık, aşırı hırs gibi olumsuz tavırlardan uzaklaştırmaktadır. Ayrıca içki, kumar, sigara gibi kötü alışkanlıkları bırakmak için de, büyük bir fırsattır. Oruç tutarak sakin ve huzurlu olan insan, depresyon gibi psikolojik rahatsızlıklardan da uzak kalır.

Oruç insanın şefkat ve merhamet duygularını geliştirir. İnsanın yaradılışında zaten var olan, ancak günlük hayat koşuşturması ve beraberinde gelen stresle üzeri kapatılan bu güzel duygular, oruçla tekrar hayat bulur. Bunun topluma yansıması ise sevgi, paylaşım ve yardımlaşma şeklinde oluşur. Bu da, mutlu insanlar ve huzurlu toplum demektir.

“Ruhuna uygun olarak tutulan oruç, gerek kişisel, gerekse toplumsal bazda, hem fiziksel, hem de ruhta oluşan sağlıklı etkilerle, bizleri bayrama ulaştırır.''

Orucun ruh ve beden sağlığı üzerindeki etkileri
Tüm kötülüklerin başı Allah’ı unutmaktır. Bir aylık manevi eğitim, insanı Allah’a daha da çok yaklaştırır. Oruç tutarak iyi ve güzel huylar kazanırız. İç dünyamıza dönüp, iç hesaplaşmasıyla, ahlak eğitimi yaparız. İrademizi güçlendirerek, köklü bir ahlak terbiyesiyle, üzerimizde var olan kötü alışkanlıkları temizleriz.

Oruç, ruh ve beden sağlığını dengeye koyar ve bedeni arındırıp, dinlenmesini sağlar.
Sindirim sisteminin dinlendirip, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar.
Özüne uygun beslenilirse, kanın temizlenmesi ve vücuttan toksinlerin atılmasını sağlar.

Kuran’da kefaret, yemin, adak ve niyet için tutulan oruçlar
Yüce Allah ramazan dışında da, bazı durumlar da insanlara oruç tutmayı emretmiştir. Bunlar bazen fidye olara, bazen de, adaklarını yerine getirmek için tutulur. Yerine getirilmeyen yeminler için ve kefaret olarak tutulan oruçlar vardır. Bazen de yapılan hataların, henüz dünyadayken affı için Yüce Allah’ın rahmeti olarak, insanlara farz kıldığı oruçlar vardır. Hatta ayette belirttiği gibi, Hz, İsa’nın doğumu üzerine, Hz. Meryem’e müjde olarak vahyettiği, “kimseyle konuşmama orucu” olanları da vardır. Görüldüğü gibi, Allah’ın bir ilmi olan oruç, bizim algılayamadığımız çeşitli hikmetlerle doludur. Kuran’da geçen oruçla ilgili ayetlerden bazıları sırasıyla şöyledir:

“Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah) a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım."(Meryem Suresi, 26)

“(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun)…”(Bakara Suresi, 184)

“Ancak buna (imkan) bulamayanlar (için de) birbirleriyle temas etmeden önce, kesintisiz iki ay oruç (yüklenmiştir); buna güç yetiremeyenler altmış yoksulu doyursun. …”(Mücadele Suresi,4)

“…Onun (yeminin) kefareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz...”(Maide Suresi, 89)

 

Zavallı Papa Efendi, İhtiyarlık bunaklık mı yapıyor?

Tedavi olun! İhtiyarlık bunaklık yapar, Allah ilaçsız hiçbir hastalık yaratmamıştır, sizin hastalığınız ne acaba?


Papa 16. Benedikt, Almanya’da yaptığı bir konuşmada Bizans İmparatoru Paleologus’un “Muhammed sadece kötü ve insanlık dışı şeyler getirdi” şeklindeki hezeyanını nakledip, “İslami cihad akla ve tanrıya karşıdır. ‘Dinde zorlama yoktur’ sözü Muhammed’in güçten yoksun olduğu ve tehdit altında bulunduğu ilk dönemlerine denk gelir. Daha sonra İslam kılıç yoluyla yayılmıştır” dedi, Oldu olacak, bir de Papa 2. Urban’ın Haçlı Seferi çağrısını tekrarlayıp “Bunu tanrı istiyor” deseydi bari!

Birinci Haçlı Seferi’ne katılan Raoul de Caen anlatıyor: “Bizimkiler Maarra’da putperestlerin (Müslümanların) yetişkinlerini kazanlarda kaynatıyor, çocuklarını şişe geçirip kızartarak yiyorlardı.” Müslümanları afiyetle yiyen yamyam Haçlılar, ziyafet sırasında, Papalık makamından feyz ile, “Bunu tanrı istiyor” demeyi de ihmal etmiyorlardı. Kudüs Müslümanlarını mescitlerde ve Yahudilerini havralarda diri diri yakarken, Doğu’nun Hıristiyanlarına işkence ederken, Ortodoksluğu aşağılamak için Ayasofya Kilisesi’nde seks partileri düzenlerken de “Bunu Tanrı istiyor” diyorlardı. Kendilerinden olmayan hiç kimseye hayat hakkı tanımayan vahşi Haçlı sürülerinin zulümlerini ve bu zulümlerin “Tanrı’nın isteği” olduğu iddiasını değil de, bize dinimizden ötürü savaş açan ve bizi yurtlarımızdan süren zalimlere karşı İslami cihadı “akla ve Tanrıya karşı” olarak gören Papa 16. Benedikt’in aklına tüküreyim!

Neymiş? Kâfirleri cihad marifetiyle Müslüman olmaya zorlamışız!... “Dinde zorlama yoktur” hükmü sadece Resul-i Ekrem Efendimiz’in -sallallahu aleyhi vesellem- güçten yoksun olduğu ve tehdit altında bulunduğu zamanlarda uygulanmış!.. Onun için Muhammed bin Kasım, Hazret-i Peygamber’in vefatından 80 sene sonra fethettiği Hindistan’ın Budist ve Hindu ahalisine nasıl davranacağını sorduğu zaman Şam’daki halifeden “İslam devleti ile savaşmadıkları ve vergilerini ödedikleri müddetçe onlara dokunmayın. Kendi dinlerinde serbestçe ibadet edebilir, ibadethanelerini koruyabilir ve hayatlarını inançlarının gereklerine göre sürdürebilirler” cevabını almıştı? Onun için mi 20. yüzyıl başlarında İstanbul nüfusunun yarısı gayri müslimdi? Onun için mi Osmanlı’nın 500 sene hüküm sürdüğü Balkan toprakları hâlâ Hıristiyan kaynıyor? Onun için mi Ortadoğu’nun Marunileri, Kıptileri ve diğer Hıristiyan toplulukları varlıklarını sürdürmeye devam ediyor?

Haçlılar Antakya’ya, Kudüs’e, Endülüs’e geldiklerinde bu toprakların Hıristiyanlarını ve Yahudilerini kendi dinleri üzre sıhhat ve afiyette bulmamışlar mıydı? “Ya bizim dinimize girersiniz ya def olup gidersiniz ya da sizi gebertiriz” diyen kimdi; Müslümanların halifesi mi, yoksa Papaların ‘kutsadığı’ Kral Ferdinand’lar, Kraliçe İzabella’lar mı?  Endülüs’ün Müslümanları ve Yahudileri, mescitleri ve kiliseleri nerede? Müslüman fatihlerin soyundan gelen İberya Hıristiyanlarına bir sorun bakalım, dedeleri nasıl Hıristiyan olmuş?

Hatemu’l Enbiya Muhammed Mustafa -sallallahu aleyhi vesellem- “sadece kötü ve insanlık dışı şeyler” getirmiş olsaydı (yüzbin kere haşa), Hıristiyanlar, Yahudiler, Budistler ve Hindular İslam bayrağı altında barış ve huzur içinde yaşayabilirler miydi?

Papalık sadece iyi ve insani şeyleri savunduğu için mi Haçlı orduları Müslümanları, Yahudileri ve hatta farklı mezheplerden Hıristiyanları aşk ve şevk ile katliamdan geçirdi? Bunun için mi Amerika kıtasının yerlileri güya “İsa Mesih ve 12 havarisinin şerefine” 13 kişilik gruplar halinde boyunlarına ip geçirilerek ve altlarında ateş verilerek “Tanrı öyle istiyor” naraları eşliğinde vahşice katledildi? Bunun için mi deri rengi siyah olan insanların köleleştirilmesine, ölesiye çalıştırılmasına ve yeterince ‘randuman’ vermedikleri takdirde dövülmelerine hatta öldürülmelerine Vatikan’ın papazları tarafından cevaz verildi? Bunun için mi Katolik misyonerliği Güney ve Orta Amerika ile Afrika’nın sömürgeleştirilmesine hizmet etti? Bunun için mi Papalık makamı Nazilerin Yahudileri katletmelerine göz yumdu ve 2. Dünya Savaşı’ndan (daha doğrusu emperyalist paylaşım savaşından) sonra Nazi subaylarını ve bürokratlarını korumaya aldı? Bunun için mi Ruanda’da Fransız emperyalizmine uşaklık eden Hutuların zulmünden kaçarak Katolik kiliselerine sığınan Tutsiler bunun için mi Vatikan’ın emriyle Hutuların ölüm mangalarına teslim edildi? Sahi, 1994’te cereyan eden bu korkunç hadiseyle ilgili soruşturma ne alemde? Benedikt, Müslümanlarla uğraşmayı bıraksın da, Katolik Kilisesi’nin Tutsi soykırımındaki sorumluluğundan haber versin!

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sapık televizyon vaizlerine (İslam’a sövüp duran Protestan Fundamentalist Franklin Graham, Jerry Falwell, Jimmy Swaggart, Benny Hinn vs, vs, vs) özenerek ABD Başkanı George W. Bush’un ilan ettiği Haçlı Seferi’ne ‘manevi destek’ veren Benedikt, Vatikan’a yakışanı yapmıştır. Unutmayalım ki Vatikan, Haçlı Seferleri’nden zarar gören Yahudilerden ve Doğulu Hıristiyanlardan özür dilemiş, ama Müslümanlardan özür dilemeye yanaşmamıştır. Hiçbir Papa, temelde İslam dinini ve Ümmet-i Muhammed’i hedef alan Haçlı Seferleri’nin meşruiyetini sorgulamamış, bu zulüm kampanyalarını mahkum etmemiştir. Demek ki Papalık makamı, Müslümanların yetişkinlerini kazanlarda kaynatıp çocuklarını şişte kızartarak yemenin, Müslümanları mescitlerde diri diri yakmanın, Müslümanlara “ya Hıristiyan olursunuz ya def olup gidersiniz ya da ölürsünüz” diye dayatmada bulunmanın “Tanrı’nın isteği” olduğuna hâlâ inanıyor!

Benedik’in, sarf ettiği o iğrenç sözler için özür dilemesini beklemiyorum. Özür dilediği takdirde de zaten şöyle diyeceğim: O özrü al da başına çal! Haçlı Seferleri için özür dilesen ne yazar? Ümmet-i Muhammed’in canına okumak için en az Haçlı ataların kadar yanıp tutuştuğunu bile bile “oh ne güzel, diyalog kapısı açıldı” diyecek değilim herhalde!

İslâm dünyasından Papa’ya karşı mutlaka son derece kaliteli “YAZILI” reddiyelerle cevap verilmelidir.

Şifahî protestoların, sabun köpüğü gibi sönen sokak ve meydan nümayişlerinin fazla kıymeti olmaz.

İtalya’daki Katolikler, İslâm dünyasının protestolarına çok  kızmışlar, çok köpürmüşler...Onlar aynaya baksınlar. Kierkegaard’ın bir yazısında şöyle bir sahne vardır:

“Başkent’in büyük katedralinde dinî bir bayram veya yortu gününde başta kral ve kraliçe olmak üzere bütün devlet erkanı, ileri gelenler ve halk toplanmıştır. Vaaz kürsüsünde genç bir rahip ateşli bir konuşma yapmaktadır. Bir ara parmağını dinleyenlere uzatarak şöyle haykırır:

-İsa İsa diye diye İsa’nın mezarına tükürdünüz!..”

Batı dünyasında son elli sene içinde Vatican ile ilgili hayli kitap yayınlandı, ortaya vahim tezler ve iddialar atıldı. Bu kitapların bir bibliyografyası yapılmalı, her kitabın konusu, içindekiler hakkında kısa izahat verilmelidir.

Hıristiyanlık dünyası 20’nci asırda iki büyük dünya savaşı yapmış ve yeryüzünün de, insanlığın da belini kırmıştır.

Kuzey, Orta ve Güney Amerika’nın yerli halkını Müslümanlar değil, Hıristiyanlar kırmış, yok etmiştir.

Müslümanlar Hazret-i Ömer zamanında Kudüs’ü aldılar, kimsenin burnu kanamadı. Haçlılar Kudüs’ü aldılar, bütün Müslümanları ve Yahudileri vahşi şekilde kılıçtan geçirdiler. Selahaddin Eyyubî Kudüs’ü istirdat etti (geri aldı), yine kimseye dokunmadı. İslâm ile Katoliklik arasındaki farkı anlamak için Kudüs’e bakmak yeter.

Müslümanların öyle âlimleri, fâdılları, düşünürleri olmalı ki, Papa’ya karşı selis ve nefis bir Latince broşür yazıp yayınlamalılar. Bizde böyle kimseler yoktur ama belki İtalyan mühtedileri, papazlıktan İslâm’a geçenler içinde vardır. Böyle bir zat bulunup benim dediğim broşür mutlaka hazırlanıp yayınlanmalıdır.

Bulvar gazeteleri üslûbuyla, sokak nümayişleri feryatlarıyla, “Hain, dengesiz, müfteri, alçak...” gibi ucuz tahkirlerle Papa’ya cevap verilmiş olmaz. İslâm ilim, irfan, hikmet, edeb, erkân, asalet, kibarlık dinidir. İslâm bedevîlik değildir, en yüksek medeniyettir.

Papa’ya, düşünce ve edebiyat tarihine geçecek YAZILI cevaplar verilmesi farzdır. Nasıl farz oluyor? Yüce dinimizde emr-i mâruf ve nehy-i münker farzı yok mu?

Kininizde boğulursunuz inşaallah!

 

İş ahlakı


İş ahlakı nasıl tesis edilebilir? Mal ve hizmet üreten işletmelerin, bu işletme sahip ve yöneticilerinin, çalışanlarının ahlaki davranış ve eylemlerde bulunmasını sağlamak için ne yapılmalıdır?

 

En başta şu hususu belirtmekte yarar bulunmaktadır. İş ahlakı, birey, aile ve toplum ahlakından bağımsız değildir. Her birey bir aile içerisinde yetişir. Aileden terbiye alır. Bunun yanısıra okullarda ahlak konusunda eğitim verilir. Dolayısıyla, bireyin ahlaklı olmasında aile ve eğitim kurumlarının çok önemli yeri vardır.

 

Buradan hareketle, iş ahlakının tesis edilmesi için en başta aile içi eğitim ve terbiyenin ve aynı zamanda okullarda verilen eğitimin son derece önemli olduğunu söyleyebiliriz. Peki, eğitim iş ahlakına uygun davranış ve eylemler için yeterli olur mu? Kanaatimizce, burada insanoğlunun tabiatı (fıtratı) konusunu ihmal etmemek gerekir. İnsan, “iyi” yanları olduğu kadar “”kötü” yanları da olan bir yaratıktır. Her yönüyle “iyi” olan, yanlış yapmayan bir kimse insan değil, olsa olsa melek olarak adlandırılabilir... İşte bu nedenledir ki, iş ahlakının tesis edilmesi için eğitim dışında -fakat eğitimin önemini ihmal etmeden- başkaca önlemler de almak gerekir. Bu konuda alınması gereken tedbirleri şu şekilde özetleyebiliriz:

İşletmede iş ahlakı konusunda yazılı ahlak kuralları ve kodları oluşturulmalıdır,

 

Organizasyon, iş ahlakı konusunda “ahlak standartları” tespit etmeli ve bu standartlara uygun hareket etmelidir,

 

Lider ve üst yönetimin organizasyon çalışanlarına örnek olacak şekilde ahlaki davranış ve eylemlerde bulunması gereklidir,

 

Lider ve üst yönetimin organizasyonda iş ahlakının tesis edilmesi konusunda kararlı ve inançlı olması gerekir,

 

Organizasyonda üst yönetim tarafından iş ahlakı konusundaki çalışmaları izlemek üzere bir “Ahlak Kurulu” oluşturulmalıdır,

 

Organizasyonda “ahlak kültürü”nün uzun dönemli olarak kurumsallaşması gereklidir,

 

Organizasyonda iş ahlakına yönelik davranış ve eylemler takdir görmeli ve ödüllendirilmeli; buna karşın iş ahlakına uygun olmayan davranışlar kınanmalı, gerekirse cezalandırılmalıdır,

 

Organizasyonda ahlak konusuna önem verildiği açık olarak hissedilmelidir. (Örneğin, organizasyonda iş ahlakına yönelik afiş ve sloganlar asılmalıdır.),

 

İş ahlakı konusunda çalışanlara sürekli eğitim sağlanılmalıdır,

 

İş ahlakına yönelik hukuksal düzenlemeler (örneğin, vergi kaçakçılığı ile mücadele programı, kaçak işçi çalıştırma ile mücadele, haksız rekabet ile mücadele, tüketici koruma, vs.) yapılmalıdır.

 

 

Müslüman anne - babalara açık mektup


Müslüman anne ve babalara sesleniyorum: Çocuklarınızı iyi Müslümanlar olarak yetiştiriniz. İyi Müslüman ne demektir? Kısaca arz edeyim:

– İyi insan demektir.

– İyi vatandaş demektir.

– Erkekse, hanımına iyi bir koca, çocuklarına iyi baba demektir.

– Kadınsa, kocasına iyi bir hanım, çocuklarına iyi anne demektir.

– Çocuksa, anne-babasına iyi evlat demektir.

– İyi komşu demektir.

– İyi âmir, iyi memur demektir.

– İyi işveren, iyi işçi demektir.

– İyi tâcir, iyi esnaf, iyi müşteri demektir.

Dahası da var, lakin bu saydıklarım yetmez mi iyi Müslümanı anlatmak için?

Sevgili anne-babalar, yarın hepimiz bu imtihan dünyasından çekilip gideceğiz, son yolculuk tarihini bilmiyoruz ama yolculuk kesin. Çocuklarımızı iyi Müslümanlar olarak yetiştirmezsek son derece ağır bir vebal altında kalmış oluruz. İyi Müslüman, gerçek dindar demektir. Gerçek dindar kimdir?

1- O, doğru olan inançlara, düşüncelere, görüşlere sahiptir. Dinî konularda mutlaka Kur’ân-ı Kerim’e ve Sünnet’e uygun olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat itikadı üzeredir. İslâm’a, Kur’ân-ı Kerim’e, Sünnet’e, din önderlerinin inanç, görüş ve düşüncelerine uymayan hiçbir dünyevî görüşe ve ideolojiye bağlanamaz Müslüman.

2- İyi Müslüman, başta günlük beş vakit namazlar olmak üzere dinimizin farz kıldığı bütün ibadetleri eda eder, dosdoğru bir şekilde yerine getirir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin müekked sünnetlerini de ihmal etmez.

3- İyi Müslüman ahlakı düzgün, yüksek faziletlere sahip, yüksek karakter sahibi kimsedir. Ahlaksız, faziletsiz, karaktersiz, şımarık, kendini beğenmiş, bencil, görgüsüz, terbiyesiz adama ve kadına asla iyi Müslüman denilemez. İyi Müslüman o kimsedir ki, gayr-i müslimler bile onun ahlak ve faziletini kabul ederler, onu bu konuda överler.

4- İyi Müslüman dünya için, burada kalacağı zaman nisbetinde, ahiret için orada kalacağı zaman nisbetinde çalışan kimsedir. Ahiretin sadece kuru edebiyatını yapan, var gücüyle ve büyük bir hırsla bu fanî dünya için çalışan kimseler kesinlikle iyi Müslüman değildirler. Ahirette ebedî olarak kalacağını bilen iyi Müslüman, dünya hizmetlerini ihmal etmez, aksatmaz, lakin bütün varlığı ile ebedî hayatta mutluluğu yakalamak için çalışır.

5- İyi Müslüman parayı değer olarak kabul etmez. Parayı putlaştıran kişi dıştan Müslüman görünse de, o gizli bir müşriktir. Dini imanı para olan, Müslüman değildir.

6- İyi Müslüman, bütün dünya işlerinde Resûl-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz hazretlerini en büyük önder, en güzel örnek ve model, en güvenilir rehber, en muzaffer kumandan olarak kabul eder. Elinden geldiği kadar ve zamanın şartlarına uygun şekilde onun gibi yaşamaya çalışır, onun gibi davranmaya çalışır. Onun sünnetini kendisine hayat düsturu olarak kabul eder ve bu sünnetin dışına çıkmaz.

7- İyi Müslüman, sadece din ve iman kardeşlerine değil, bütün insanlara, bütün canlılara, hattâ cansız maddelere bile şefkat ve merhametle muamele eder. Müslümanları yok etmeye ahd etmiş son derece harbî, son derece agresif, son derece fanatik düşmanlar bu kaidenin içine dahil değildir.

 

Seni seviyorum BABACIĞIM



Babaların babasısın sen… Sana layık bir evlat olamadığımı biliyorum. Yine de seni çok ama çok seviyorum ve elimden geleni yapıyorum. Baba, artık ben büyüdüm. Bunu ne zaman fark edeceksin. Ben de baba olacağım ve sana layık torunlar yetiştireceğim inşallah. Lütfen beni anla ve bana destek ol babacığım. Seni çok ama çok seviyorum. Seni hiçbir şeye değişmem. Sen benim her şeyimsin…
Anne-babasıyla yakın, sevecen ilişkisi olan bebek çok şanslıdır. Bebeklerin fiziksel yakınlığa ihtiyaçları vardır ve emzirme dışında, bebeğin bulunabileceği en şahane yer babasının sevecen kollarıdır. Bebek ile sıcak ve bağlı bir ilişki kurmak için babanın onu beslemesi gerekmez. Sarılarak, severek, oynayarak onunla bu ilişkiyi kurabilir. Babasının omzunda sallanmak veya göğsünün üzerine yatmak bebeğin çok hoşuna gider. Bırakın beslenmesi bitmiş bebeğinizi babasının göğsüne, onunla kalsın, babası onu sallasın kollarında. Bebeğin altını değiştirmek, yıkamak, ağladığı zaman yatıştırmaktan başka, babanın onunla paylaşabileceği şeyler vardır, biraz hayal gücü yeterlidir. Hatırlanması gereken en önemli şey de bebeğin hem anneye hem babaya gereksinim duyduğudur. Bebeğin ihtiyaçlarının her ikisi tarafından da karşılanacağını bilmesi çok önemlidir. Babanın, anne ile olan bağlılığı bebekle bağlılığını pekiştirir.

Ekonomik 'babalık'
Psiko-sosyal açıdan hazır olmak önemlidir. Genel anlayış ekonomik babalık dediğimiz biçimde baba-çocuk ilişkisini sürdürmek şeklindedir. Oysa çocuğun dengeli, sağlıklı bir baba modeline ihtiyacı vardır. Böylesi bir model çocuğun gelişimine destek olacak ve yön verecektir. Çocuk kendisini güven içinde hissedecek, babanın ilgisi ve sevgisini görmek çocukları psikolojik açıdan doyumlu kılacaktır.. Bunun için gerekli olan şey baba olmayı istemek ve arzu etmektir. Kendi çocukluk ilişkisin